Pazar, Ekim 3

İdealizmin gölgesinde


Yola çıktığında bir sırt çantası vardı. Önünde ise aşması gereken umutsuzluk çölü uçsuz bucaksız uzanmaktaydı. Üç tane taş vardı çatasında, üç taş kerametler saklardı bağırlarında. Geçecekti o koca çölü, bu taşlar varken sırtında ve bir vahaya varacaktı yolun sonunda. Yol uzundu, şartlarsa zorlu, ama alt etmesi gerekenler ise daha da korkunçtu. Erdemlilik yolunda aşması gereken bu sınav onun kişiliğini belirleyecek ve hayatını anlamlı kılacaktı.


Uyardı onu büyükleri, dostları ve sevdikleri. Çıkma dediler bu yola, değmez onca çaba, çöle gidip başaran yoktu, aklını yitirense çoktu. Umutsuzluk çölü, insanı yavaş yavaş hayattan soğutur, taşıyıcı hüzünle dolar ve başarırsa geri dönmeyi, kalan ömrünü amaçsızca yaşardı.

Bir zamanlar tıpkı onun gibi bu yola çıkan, ama çölü geçmeyi başaramayan dedesi, çekti onu kenara ve dedi ki: Düşecek her bir taşın, akacak göz yaşın, umut kalmayacak sonunda, acıyla dolacaksın.

Ama çocuk kararlıydı, umutsuzluk çölünü aşıp, amacı bilgeliğe ulaşmaktı. Gençti, inançlıydı, güveniyordu kendine, başarılamamış olanı o başaracaktı. Bu düşüncelerle çıktı yola, oysa o bilmese de daha yola çıkmadan kendine güveni azalmıştı, çünkü çevresi ona sürekli başaramayacağı fikrini aşılamıştı.

Yola çıktıktan bir gün sonra bir kum fırtınası koptu, genç daha çok toydu ve korkmuştu. Geri dönmeyi düşündü, ama yapamazdı, çaresiz sığınacak bir yer aradı. Sonunda bir yer bulduğunda haraptı, artık adım atacak hali kalmamıştı. Dinlendi sonra, yedi, içti ve uyudu, ertesi gün kalktığında kum fırtınası yoktu, ama yol artık gözünde çok daha zorlu ve uzundu, bu özgüveninin kalanını da alıp götürdü.

Günler boyu yürüdü, ama görebildiği tek şey halen çöldü, yiyeceği bitmiş, suyu ise çok azdı, bir süre sonra amacından şaştı. Yiyecek derdine düştü, aradı, bakındı, bulabilirim ümidiyle yoldan saptı, ama aradığını bulamadı. Sırtındaki taşların ağırlığı ise onu daha da zorlamaktaydı. Ama sonra geldi kendine, amacını unutmamalı ve yolun sonuna kadar dayanmalıydı.

Bir kaç gün sonra, artık gücünün son noktasında, vahaya varabildi sonunda. Ama bir gariplik vardı. Hayallerindeki manzara bulduğundan çok uzaktı. Kurumuştu ağaçlar, yoktu uzanıp giden bağlar, meyveler ve berrak sular. Bunların yerine kurumuş ağaçlar, çürümüş bağlar vardı, üstelik gölde kurumaktaydı. İşte o zaman yıkıldı, ulaşmaya çalıştığı, fedakarlık yaptığı her şey bir yalandı. Taşları sırtından attı, hiçliğe doğru haykırdı, debelendi ve sonunda yığılıp kaldı. Kendine gelince, bulabildiği son yiyecekleri ve suyu alıp geri dönüş yoluna başladı.

Artık ne yola çıkarken ki özgüveni, ne sabrı ne de inancı vardı. Hepsi çölde kalmıştı.

Oysa sabredebilseydi, bu ölmüş vahayı geçip, tepeyi aşabilseydi, gerçekte aradığı yeri görebilecek ve amacına ulaşacaktı.

------------------------------------------

İdeallerimizi gerçekleştirmemizi çevremiz engeller önce, sürekli olarak yapamayacağımızı anlatırlar bize, işte bu dönemde karşılaştığımız ilk büyük sorunda vazgeçebiliriz.

Ama vazgeçmezsek eğer, bu kez hayat şartları zorlar bizi, iş bulmak, aile kurmak ve yaşamak, bunlar daha çok önem arz ederler hayatımızda ve ideallerimizi unutmaya başlarız sonunda.

Bunlara rağmen dayandığımızda ise bir an gelir ve inancımız sarsılır, inandığımızın yalan olduğu anlaşılır, ya da öyle sanılır. Herkes ve her şey bize yapamayacağımızı haykırırken sonunda sabrımız kalmaz ve döneriz yolumuzdan.

Oysa dönmesek, sabredebilsek ...

~ 2 yorum: ~

Büşra Bayram says:
at: 3 Ekim 2010 13:04 dedi ki...

Çook güzeldi Kerim, özlemişim böle yazılarını :)

Adsız
at: 3 Ekim 2010 14:04 dedi ki...

Teşekkürler Hayal Meyal :)

+

Contact

Image and video hosting by TinyPic

About the Template

Image and video hosting by TinyPic