Pazar, Kasım 23

Türkiye, AB, ABD ve Macera




Efendim Nvvmsnbc'de yayınlanan bir haberi ve bu habere yapılan yorumları okuyunca bu konuya bir değineyim dedim. Önce haber hakkında bilgi verelim.
Günümüzün süper gücü ABD, ki bu haber bile süper güç olduğunun en büyük kanıtlarından, 2025 yılında dünyanın alacağı siyasi şekille ilgili bir rapor yayınlamış. ABD bunu sürekli yapar, zaten büyük güç olmanın da gereğindendir bu rapor işi.
Her ne kadar rapor bundan 17 yıl sonrası için tahminlerde bulunsa da, bu tahminlerin gerçekçi yanlarının olduğu gözden kaçırılmamalı, zira habere yapılan bazı yorumlar bunun bir yönlendirme olduğu yönünde.

Şimdi raporun içeriğine bakalım:

1) Amerika’nın dünyadaki önemi azalacak, Çin ve Hindistan’ın ise giderek artacak.

Söz konusu iddianın gerçekliğini bugün itibariyle kabul etmeyecek kişi yoktur sanırım. Sovyetler'in çöküşüyle ne oldum delisi olan ABD dünyada tek güç olarak kalmış ve istediği gibi davranmaya başlamıştı. Ancak son yıllarda görüldü ki Çin uyanma belirtileri gösteriyor. Dünya üzerindeki insan nüfusunun 1/4'üne sahip Çin kaynaklarını iyi kullandığı taktirde tabi ki yeni süper güç adaylarının en önde geleni. ancak Hindistan da yabana atılmamalı. Zira onun nüfusu da azımsanamayacak ölçülerde, ayrıca Hindistan'ın bilgisayar yazılımı alanında önde gelen bir ülke olduğunu da unutmamalı.

2) Türkiye ve İran’ın siyasi ve ekonomik gücü artacak.

Maalesef ülkemizin şöyle esaslı bir dış politikası, izlediği bir stratejisi yok, ya da böyle bir strateji var, ama kimsenin bundan haberi yok. Oysa biz dünyayı yönetmiş bir imparatorluğun torunlarıyız. Ancak ne yazık ki o anlayışı yitireli çok olmuş. Neyse bu zaten başlı başına bir tartışma konusu. Eğer ülkemiz son yıllarda gösterdiği aktif dış politikayı sürdürür, üstelik bir de strateji geliştirmeyi başarırsa bu tahmin de doğru çıkacaktır. Aslında burada etken bir unsur da yok değil. Zira Türkiye asla İran'ın palazlanıp da Ortadoğu'da tek başına söz sahibi olmasını istemez. Yani İran'ın gelişmesi demek Türkiye'nin de gelişmesi demek.

3)
Gelecek 15 yılda Türkiye’nin izleyeceği yol, en güçlü ihtimalle, İslami ve milliyetçi eğilimlerin bileşimi olabilir ve bu, Ortadoğu’daki hızla gelişen ülkelere model teşkil edebilir.

İşte üzerinde tartışmaların yoğunlaştığı tahmin. Türkiye'de laiklik zayıflar mı? Hiç zannetmiyorum. Zira bugün itibariyle Türk halkı laiklikten vazgeçmez, ancak bazıları laiklik kavramı ile din karşıtlığını karıştırdığı için laikliğin gerçek anlamında anlaşılmasını zayıflaması olarak algılayabilirler. Açıkçası laiklik din ve devlet işlerinin ayrılması iken, bazı kesimler laikliği bütünüyle dinin sosyal hayattan ayıklanması zannediyorlar. O halde şu denebilir ki önümüzdeki yıllarda laikliği bir nevi din zannedenler gerçeği anlayabilirler. Ancak tekrar da yarar var, Türk halkı gerçek anlamdaki laiklikten vazgeçmez, kimse bizi cumhuriyet öncesi döneme geri götüremez.
Önümüzdeki dönemde yine sık sık "Türkiye İran olur mu?", ya da "Türkiye Endonezya olur mu?" gibi saçma sapan ve Türk halkını tanımayan kişilerin ortaya atacakları sorularla karşılaşabiliriz.

4) 2025 yılına gelindiğinde Avrupa Birliği topal bir deve dönüşecek.

Söz konusu tahminin gerçekleşeceği bundan yıllar önce de dile getiriliyordu. Çünkü AB'nin genişleme politikasının yanlışlığı açıktı. Bugün itibariyle AB'nin 27 üyesi bulunuyor. Normalde AB, kurucusu olan 6 ülkenin birbirleri ile olan hem sosyal, hem de ekonomik ilişkilerin gelişmesi için kurulmuştu. Üstelik bu başarılmıştı da. Ancak ne zaman ki AB genişlemeye, genişlerken de gerekli kriterlerin tam olarak sağlanıp sağlanmadığına bakmamaya başladı işte o zaman dönülmez yola girdi. Bugün dünya bir ekonomik krizle mücadele ediyor, ancak bu krizden önce AB'de zaten işler yolunda değildi. Ekonomik açıdan kriterleri yerine getirmemiş ülkelerin birliğe alınması diğer ülkelere yük getirdi. Serbest dolaşım, halka sağlanan sosyal yardımlar vb artık ekonomik yük olmaya başladı. AB içindeki bazı çevreler bile 6 üyeli döneme dönme isteklerini dile getiriyorlar. AB devletler üstü bir birlik olmayı amaçlasa da üye devletlerin halkları bunu istemiyorlar ve daha ortak anayasayı bile kabul etmiyorlar.

Gelelim Türkiye'ye. Uluslararası İlişkiler bölümü öğrencisi olarak öğrendiğim ilk gerçeklerden biri Türkiye'nin birliğe üye olmayacağıydı. Doğrusu şu ki ne AB bizi kabul eder, ne de biz AB'yi kabul ederiz. Kültürel, sosyal, ekonomik, dinsel be daha pek çok açıdan bir birine bu kadar uzak, halen bir birini öteki olarak gören bu iki kesim nasıl bir araya gelebilir ki?
Sözün özü AB üyeliği adayı olmak hem bizim işimize geliyor, hem de AB'nin işine geliyor.

Bir diğer sözün özü ise ABD'nin çöküp de yerine Çin'in geçmesini isteyenlere; şu unutulmasın ki dünyayı kim yönetirse yönetsin, biz bu topraklarda oldukça bizi asla rahat bırakmazlar. Tabi dünyayı yöneten biz olmazsak.

~ 6 yorum: ~

Adsız
at: 25 Haziran 2009 17:46 dedi ki...

gerçekten tarışılması gereken kaliteli bir konu fakat artık ben birinci konu ciddiyetini kaybetti küçüklüğümden beri aynı geyik yapılır çinle hindistan dünyanın süper gücü olacağı çocukların bile diline düştü bu yüzden bu maddeyi biraz dışta tutmak gerekir 2.madde için söylemler ise gerçekleşmesi kuvvetli ihtimaller üzerine kurulu türkiyenin ve iranın ekonomik bir dev olacağı. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse ABD bölgede mat olma yoluna girer çünkü bu iki devletin ekonomi alanında kendilerini geliştirememesi ABD nin en büyük başarısıdır siyasi alanda büyümeleri ise jeopolitik konumlarından desek yalan olmaz Türkiyenin sağlam bir dış politikası olamaması herkez gibi benimde düşüncem fakat konumumuz, ticari ilişkilerimiz,askeri ve siyasi ilişkilerimize baktığımda aslında en güzel dış politikayıda bizim yürüttüğümüzü düşünüyorum nedir bu politika diye sorucak olursanızda denge politikası diyebilirim belki geçmişe baktığımızda bu politika yüzünden çok rezil konumlara girdiğimiz söylenir doğrudurda fakat o denge politikasında batının kendi içinde bölünmüş çizgisinde durduk bugün ise tabiri caizsse nabza göre şerbet diyebiliceğimiz konumdayız ki geçmişimize kültürümüze vede kimliğimize baktığımızda nerde olmamız gerektiğini görmemek saflık sayılır
laiklik konusuna gelirsek kesinlikle yapılan yoruma katılıyorum türkiyede bu saatten sonra laiklikten dönülüceğine inamıyorum fakat laiklik istismar açısından bence dinden daha tehlikeli bir konu nitekim günümüzde laiklik adı altında yapılan yasakçılığın,zalimliğin,şeriat paranoyalarının herkez farkında bu yüzden laikliğin ne olduğu konusu laiklikten ne anladığımızdan geçer buda laikliğin tanımını ortaya koymamızı gerektirir yada tanımı farklılaştırmaya nitekim laiklik özgürlüğe ve demokrasiye kılıç vurmaksa bu ülkede kaç kişi laik yada laik olmak ne kadar yasal!!!

Adsız
at: 25 Haziran 2009 18:16 dedi ki...

Evet denge politikası belki kısa vadede iş görüyor, ancak Türkiye'nin de en büyük sorunlarından biri uzun vadeli düşünmüyor oluşudur. Ülkelerin uzun dönemli stratejileri vardır, tabi ki ülkemizin de öyle, ancak esas mesele uzun dönemli stratejilerimizde Türkiye'nin konumunun ne olacağı.

Kendi kararlarımızı özgürce alabilecek miyiz, yoksa bize dayatılanları kabul etmeyi mi sürdüreceğiz?

Adsız
at: 25 Haziran 2009 19:05 dedi ki...

denge politikası aslında bekle gör taktiğiyle oynanır yani denge politikasını kısa vadeye yada uzun vadeye dökmek yine bizde bitiyor nitekim ortadoğudaki en büyük 4 güç(israil,türkiye,mısır,iran) kendi aralarında birer kapalı kutu özelliklede türkiye ve mısır iki devlette dış politikasında benim deyimimle denge politikasını benimsemişlerdir bu politikada 2 ihtimal geçerli ya sürekli arabulucu olucaksın yada ipleri kopartıp tamamen kendi politikanı belirliceksin fakat ipleri koparmak her zaman en son aşamada tutulur nitekim bedelinin ödemesi ağır olabilir köprü konumunu üstleniceksende maalesef dayatılanları bazen kabul etmek zorundasın israil hariç ortadoğudaki bütün devletler gibi...

Adsız
at: 25 Haziran 2009 19:28 dedi ki...

Esasında durum açık, Türkiye de, Mısır da Batı yanlısı politikaları ile ABD'nin istekleri dışına pek çıkamıyorlar, ancak bıçak kemiğe dayandığında Türkiye kendi başına hareket ediyor.

Kendi kendimize elimizi bağlatıyoruz.

Ülkeler net olarak bir taraf seçmeden de kendi çıkarların doğrultusunda hareket edebilir, evet belki bunun bedeli olacaktır, ama uydu statüsünde olmak daha ağır bedeller doğuruyor.

Denge politikası zaten iki türlüdür. Ya bir kesimin hizmetindesindir, ama karşı kesimle de iyi ilişkilerin vardır, ama bundan amacın karşı taraftakileri kendi safına çekmektir, ki Türkiye'ye bugün biçilen rol budur. Müslüman olan ülkelere Batı'nın giriş kapısı olmak.

Ya da kendi çıkarlarının gerektiği şekilde, gereken ülkelerle, gereken ilişkileri kurar, gerekli adımları atarsın. Bu kapsamda iki tarafa da uzaklığın ve yakınlığın bellidir ve bir tarafta yer almazsın.

Ama maalesef Türkiye, Batı tarafına kendisini o kadar bağlamış ki son yıllara kadar adeta Doğu fobisine sahip bir haldeydi, öyle ki komşularımızla bile ilişkilerimiz yeni yeni düzeldi ve düzeliyor.

Adsız
at: 27 Haziran 2009 20:50 dedi ki...

çok doğru ama bu stratejinin bir parçasıydı belki
hocam peki 3. konu için ne diyorsun laiklikliğin tanımınımı değiştirdiler yoksa olmasımı gerekiyodu

Adsız
at: 28 Haziran 2009 09:03 dedi ki...

Evet stratejinin bir parçası olabileceği yönünde benim de kuşkularım var açıkçası.

Laiklik konusunda belli bazı çevrelerin laikliği kendi çıkarları için kullandıkları kesin.

Laikliğin bu ülke için Atatürk'ün düşüncesiyle bakıldığında ne kadar gerekli olduğu anlaşılabiliyor, ancak laiklik maalesef günümüzde bu anlamından saptırılmış ve senin de dikkat çektiğin gibi laiklik gerekçe gösterilerek laiklik dışı hareketler yapılıyor.

Laikliği Fransa'dan örnek olarak aldık, ancak Fransa'da laikliğin uygulanmasına baktığımızda ülkemizdekine benzer bir manzara ile karşılaşmıyoruz.

+

Contact

Image and video hosting by TinyPic

About the Template

Image and video hosting by TinyPic