Sizce dünyayı yönetmenin sırrı nedir? Adaletli davranmak mı, ayrım gözetmemek mi, kültürlere ve inançlara saygılı olmak mı, yoksa tüm bunları hiçe sayıp kan dökmek mi?
Yüzlerce yıldır süre gelen bir düzen vardır ve bu düzen içerisinde kendini sürekli tekrar eden düzensizlikler. Bu yazıda uluslar arası sistemde Batı dediğimiz kesimin süregelen üstünlük düzeni, bu düzenin nasıl işlediği ve Türkiye'ye etkileri incelenecektir.
Batı medeniyetinin hakimiyeti ve bu hakimiyeti korumak için kullandığı yöntemlere geçmeden önce “Batı nedir?” sorusuna yanıt arayalım.
Bugün itibariyle Batı diye tanımlanan kesim aslında köklerini Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu'ndan almaktadır. Batı Medeniyeti'nin ana yurdu Avrupa'dır ve Avrupa ismi Yunan mitolojisindeki Europe'dan gelmektedir. Europe kelimesi ise “Güneşin battığı yer.” yani Batı anlamına gelmektedir. Zira bu ismin ilk kullanıldığı dönemde de Avrupa dünyanın batıdaki en uç noktası zannedilmektedir. Bugün itibariyle ise Batı Medeniyeti dendiğinde, bu kültüre sahip olan Batı Avrupalı ülkeler, ABD, Kanada ve Avustralya anlaşılmaktadır.

Batı'nın Yükselişi
Batı'nın uluslar arası sistemdeki yükselişi 18. yüzyılda Sanayi Devrimi'nin gerçekleşmesi ile başlar. Avrupalı devletler Sanayi Devrimi'nden sonraki süreçte gerek hammadde ihtiyaçlarını karşılamak gerekse ürettikleri ürünleri satacak pazarlar bulmak için sömürgeciliğe başlamış ve dünyanın büyük bir kısmı Batılı devletlerin sömürgesi haline gelmiştir, ancak bu devletler sömürgeleri olan ülkelerin sadece hammadde kaynaklarını sömürmemiş, yerel halkı köleleştirmiş, dilini ve dinini değiştirmeye zorlamış ve hatta yerel halka soykırım uygulamışlardır, tıpkı Fransa'nın Cezayir'de yaptığı gibi.
20. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupalı devletlerin sömürge mücadeleleri dünyayı Avrupa merkezli bir savaşa sürüklemiştir İlginç olan ise bu savaşın sonunda imzalanan barış anlaşmalarının, barışa değil yeni savaşlara neden olmasıdır. Çünkü bu anlaşmalarda kazananlar kaybedenleri bir daha ayağa kalkamayacak şekilde ezmeye ve hatta tarihten silmeye çalışmışlardır. Şüphesiz ki bizler için bu konudaki en büyük örnek Sevr Anlaşması'dır. Sevr'e benzer şekilde, Versay Anlaşması ile de Almanlar ezilmeye çalışılmış ve bu da II. Dünya Savaşı'na neden olmuştur. Yaşanan II. Dünya Savaşı'nın ardından bu kez Batı aynı hatayı tekrarlamamış, ancak kendi düzeninin sürmesi için yeni yöntemler bulmuştur.
II. Dünya Savaşı Batı Medeniyeti'nin üstünlüğü için bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihten itibaren Batı medeniyeti içindeki önderlik ABD'ye geçmiş ve Avrupa ülkeleri de kendi aralarındaki sorunları halletmek için Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nu kurmuştur.

Birleşmiş Milletler'in kurulması
Batı'nın üstünlüğünü korumak için uyguladığı hamlelerden ilki Birleşmiş Milletler örgütüdür. Batı, “uluslar arası barış ve güvenliği” koruması (?) için 24 Ekim 1945'te Birleşmiş Milletler örgütünün kurulmasına ön ayak olmuştur, ancak ne tuhaftır ki barışı koruması gereken bu örgüt, bu konuda bu güne kadar pek de etkili olamamıştır. Çünkü eşitliği sağlaması gereken örgütün kendi içinde eşitlik yoktur.
Bu eşitsizliğin sırrı ise BM Güvenlik Konseyi'nde saklıdır. BM'nin esas kararları 15 üye devletten oluşan Güvenlik Konseyi'nde alınmaktadır ve bu konseyde alınan kararlar üye ülkeler için bağlayıcıdır, ancak Güvenlik Konseyi'nde alınan kararları, 5 daimi üye özelliğindeki ve II. Dünya Savaşı'nın galip devletleri olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin veto hakları ile engelleyebilmektedirler. Meselenin özü BM Güvenlik Konseyi'nden, 5 daimi üyenin her hangi birinin çıkarına olmayan bir kararın geçemeyeceği gerçeğidir. Bu duruma en yakın örnek olarak İsrail'in 2007 yılı içinde Lüban'a BM kararı olmadan saldırması, günlerce Lübnan'ın bombalanması ve sivil halkın ölmesine rağmen ABD'nin veto hakkını kullanarak Güvenlik Konseyi'nden İsrail'i kınayan bir mesajın çıkmasını engellemesi gösterilebilir.
Açıkça görülmektedir ki Batı sömürge düzeninin ardından, diğer medeniyetler üzerindeki etkisini sürdürebilmek için uluslar arası bir örgütün kurulmasını sağlamış ve bu örgütte de kendisine imtiyazlı bir yer ayırmıştır.

Avrupa Birliği
Batı'nın üstünlüğünü koruma yönündeki bir diğer hamlesi ise Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'dur. II. Dünya Savaşı'nın ardından kendi kendilerini tükettiklerini anlayan Avrupalı devletler bu durumun önüne geçmek için bir birlik kurmayı amaçlamışlar, bu kapsamda da Avrupa Kömür Çelik Topluluğu kurmuşlardır. Zamanla bu topluluk Avrupa Birliği'ne dönüşmüş ve bu sayede Batılı ülkeler iki dünya savaşının ardından kaybettikleri ekonomik güçlerini yeniden kazanmış ve tekrar güçlenmişlerdir, ancak birliğin amacı zamanla değişmiş ve tüm Avrupa'yı içine alan uluslar arası bir güç olmayı hedeflemiştir.
Türkiye-AB ilişkilerine değinecek olursak, bugün Türkiye'nin AB'ye üyelik için aday olduğu herkesin malumudur, ancak bizi asıl ilgilendiren AB'nin teröre ve PKK terör örgütüne yaklaşımıdır.
Her şeyden önce AB üyesi devletler 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar geçen süreçte Türkiye'ye PKK konusunda hiçbir şekilde yardımcı olmamışlardır. Öyle ki terörist başı Öcalan, Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere pek çok AB üyesi ülkede saklandığını ve bu ülkelerden destek gördüğünü yakalandıktan sonra itiraf etmiştir. 11 Eylül saldırılarından sonra ise AB'nin teröre bakışı değişmiş gibi görünse de halen Almanya'da PKK destekçisi yapılanmalar faaliyetlerini rahatça sürdürebilmekte, aynı şekilde terör örgütünün yayın organı olan Roj TV halen Danimarka üzerinden yayınlarını devam ettirmektedir. Türkiye'nin, Roj TV'nin kapatılması yönündeki isteklerine ise Danimarka, “Basın Özgürlüğü” gerekçesi ile karşı çıkmaktadır.
AB'nin Türkiye söz konusu olduğunda teröre baktığını gösteren son örnek ise Özdemir Sabancı'yı öldüren DHKP-C üyesi Fehriye Erdal'ın Belçika’da yakalanması ve Türkiye'ye teslim edilmediği gibi göz göre göre kaçmasına imkan sağlanması, ardından da gıyabında süren davadan 8 Şubat 2008'de beraat etmesi gösterilebilir.
Üyelik konusuna gelindiğinde ise, AB'nin ilginç istekleri dikkat çekmektedir. Bilindiği üzere AB üyeliği için Kopenhag Kriterleri'nin uyumun gerçekleşmesi gerekmektedir. 6 Kasım 2007 tarihli AB'nin yayınladığı Türkiye İlerleme Raporu'nda ise Türkiye'den, Fener Rum Patriği'nin Ekümenik olarak tanınması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın azınlık olarak kabul edilmeleri istenmektedir. Ne gariptir ki bu istekler AB üyeliği için gerekli olan Kopenhag kriterleri ile alakadar olmadıkları gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşması olan Lozan'a da aykırıdırlar.

Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı
1993 yılında ABD'de, Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması Mı?” başlıklı bir makale yayınlamıştır. Bu makalede Huntington yeni uluslar arası sistemde Batı ile geri kalan medeniyetlerin giderek bir birlerinden uzaklaşacaklarını ve İslam inancına sahip medeniyetlerin Batı için bir tehdit unsuru olacağını iddia etmiştir. Ne tuhaftır ki bu makaleden 8 yıl sonra 11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler'e terör saldırıları gerçekleşmiş ve saldırıların ardından George W. Bush “Terörizme karşı bu bir Haçlı Seferi, bu savaş zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır.” açıklamasını yapmıştır. Bunun ardından da Batı, Müslümanlar'ı birer potansiyel terörist olarak görmeye başlamış ve her fırsatta İslamiyet'in şiddet yanlısı bir din olduğunu iddia etmiştir. Üstelik sadece bununla da yetinilmemiş, Danimarka'da bir gazete İslamiyet ve Hz. Muhammed ile dalga geçen karikatürler yayınlamış, Danimarka hükumeti bu karikatürleri desteklemiş ve destekleme gerekçesi olarak da yine “Basın Özgürlüğü”nü göstermiştir.
Öte yandan ABD 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan ve Irak'ı işgal etmiş, işgal bahanesi olarak da uluslar arası terörü yok etmeyi ve demokrasi getirerek bu ülkeleri özgürleştirmeyi öne sürmüştür, ancak bugün Afganistan ve Irak'ta durum bundan çok uzaktır. Diğer bir ilginç durum ise bugün “haydut” olarak kabul edilen bu iki ülkedeki yönetimin, vakti zamanında ABD tarafından desteklenmiş olmasıdır.
Tüm bu gelişmelerin ardından “Medeniyetler Çatışması” tezine karşılık BM tarafından “Medeniyetler İttifakı” projesi geliştirilmiş ve bu konuyla ilgili olarak İspanya ve Türkiye görevlendirilmiştir, ancak bu projenin çalışmaları laftan öteye geçememiştir.
Görülmektedir ki Batı adeta Medeniyetler Çatışması'nın gerçekleşmesi için uğraşmakta ve kendisi ile diğerleri olarak atfettiği Müslüman dünyayı ötekileştirmektedir.
Renkli Devrimler
Batı'nın üstünlüğü korumak için son dönemdeki hamlelerine en iyi örnekler ise “Renkli Devrimler” olarak adlandırılan ve Batı karşıtı yönetimlerin Batı yanlısı olarak değiştirilmesini amaçlayan devrimlerdir. İlki Yugoslavya'da uygulanmış olan bu devrimler daha sonra da Çekoslovakya'da Kadife Devrim, Estonya'da Şarkı Devrimi, Gürcistan'da Gül Devrimi, Ukrayna'da Turuncu Devrim ve son olarak da Kırgızistan'da Lale Devrimi olarak gerçekleşmiştir. Burada izlenen yol da sürekli olarak aynıdır. Öncelikle bu ülkelerdeki seçimlere hile bulaştığı iddia edilmiş ve dış kaynaklı sivil toplum kuruluşlarının destekleri ile halk iktidar aleyhinde kışkırtılmıştır. Daha sonra da Batı aleyhtarı yönetim devrilerek yerine, demokratik yollarla iktidara gelemeyen Batı yanlısı kişiler çıkartılmıştır. Yani Batı sürekli dile getirdiği “Demokrasinin Üstünlüğü”ne güvenmemektedir.

Sonuç
Buraya kadar anlatılanlar Batı'nın kendi üstünlüğünü korumak için yaptıklarından sadece bir kaçıdır. Batı kendisini diğer tüm medeniyetlerden üstün görmekte ve hakim gücünü korumak için her türlü yola başvurmaktadır. Diğer medeniyetlerin inanç ve kültürlerini aşağılamakta, iç işlerine karışmakta, bu medeniyetlerin içlerindeki farklı kesimleri dil, din ve kültür farklılıklarını kullanarak bir birlerine karşı kışkırtmakta ve tüm bunları yaparken de demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi kavramların ardına sığınmaktadır. Amaç kendi içindeki çekişmelerle zayıf düşen medeniyetlerin Batı'ya bağımlı hale gelmesidir.
İşte tüm bu süreçte Batı'nın uygulamaları ve diğer medeniyetleri kontrol için oluşturduğu küçük sorunlar adeta diğer medeniyetler için birer hazımsızlığa dönüşmekte ve bu hazımsızlıklar ilerleyen sürede Batı ile diğer medeniyetleri bir ayrışmaya ve zıtlaşmaya sürüklemektedir. Şüphesiz ki uluslar arası sistemde esas olan çıkarların korunmasıdır, ancak çıkarların nasıl korunduğu da bir o kadar önemlidir. Bugün itibariyle karşısında dişe dokunur bir güç bulunmayan Batı, bu durumdan yararlanmış ve dünya bekçiliğine soyunmuştur, ancak esas sorun bekçilere kimin bekçilik edeceğidir.
Kaynaklar:
Altınbaş, Deniz, “Avrupa'nın PKK'ya yaklaşımı”, Stratejik Analiz, Aralık 2007, s. 33-43
http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler
Bush'tan sakıncalı açıklama: Bu bir "Haçlı Seferi"dir! http://www.netbul.com/siyaset/siyasetdisp.asp?id=163181
Oğan, Sian, “NGO Devrimlerinin Yeni Rotası: Orta Doğu’da Sedir Devrimi”, 3 Mart 2005, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=3&yazi=229
http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler_G%C3%BCvenlik_Konseyi
http://www.belgenet.com/arsiv/sozlesme/bmsarti-01.html
“Belçika’da yargılanan DHKP-C’liler serbest” http://www.ntvmsnbc.com/news/434782.asp
Sezer, Sema, “2007 İlerleme Raporunda Yunanistan ve Gayri Müslüm Azınlıklar”, 12 Kasım 2007, http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=1848&kat1=3&kat2
Yüzlerce yıldır süre gelen bir düzen vardır ve bu düzen içerisinde kendini sürekli tekrar eden düzensizlikler. Bu yazıda uluslar arası sistemde Batı dediğimiz kesimin süregelen üstünlük düzeni, bu düzenin nasıl işlediği ve Türkiye'ye etkileri incelenecektir.
Batı medeniyetinin hakimiyeti ve bu hakimiyeti korumak için kullandığı yöntemlere geçmeden önce “Batı nedir?” sorusuna yanıt arayalım.
Bugün itibariyle Batı diye tanımlanan kesim aslında köklerini Eski Yunan ve Roma İmparatorluğu'ndan almaktadır. Batı Medeniyeti'nin ana yurdu Avrupa'dır ve Avrupa ismi Yunan mitolojisindeki Europe'dan gelmektedir. Europe kelimesi ise “Güneşin battığı yer.” yani Batı anlamına gelmektedir. Zira bu ismin ilk kullanıldığı dönemde de Avrupa dünyanın batıdaki en uç noktası zannedilmektedir. Bugün itibariyle ise Batı Medeniyeti dendiğinde, bu kültüre sahip olan Batı Avrupalı ülkeler, ABD, Kanada ve Avustralya anlaşılmaktadır.

Batı'nın Yükselişi
Batı'nın uluslar arası sistemdeki yükselişi 18. yüzyılda Sanayi Devrimi'nin gerçekleşmesi ile başlar. Avrupalı devletler Sanayi Devrimi'nden sonraki süreçte gerek hammadde ihtiyaçlarını karşılamak gerekse ürettikleri ürünleri satacak pazarlar bulmak için sömürgeciliğe başlamış ve dünyanın büyük bir kısmı Batılı devletlerin sömürgesi haline gelmiştir, ancak bu devletler sömürgeleri olan ülkelerin sadece hammadde kaynaklarını sömürmemiş, yerel halkı köleleştirmiş, dilini ve dinini değiştirmeye zorlamış ve hatta yerel halka soykırım uygulamışlardır, tıpkı Fransa'nın Cezayir'de yaptığı gibi.
20. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupalı devletlerin sömürge mücadeleleri dünyayı Avrupa merkezli bir savaşa sürüklemiştir İlginç olan ise bu savaşın sonunda imzalanan barış anlaşmalarının, barışa değil yeni savaşlara neden olmasıdır. Çünkü bu anlaşmalarda kazananlar kaybedenleri bir daha ayağa kalkamayacak şekilde ezmeye ve hatta tarihten silmeye çalışmışlardır. Şüphesiz ki bizler için bu konudaki en büyük örnek Sevr Anlaşması'dır. Sevr'e benzer şekilde, Versay Anlaşması ile de Almanlar ezilmeye çalışılmış ve bu da II. Dünya Savaşı'na neden olmuştur. Yaşanan II. Dünya Savaşı'nın ardından bu kez Batı aynı hatayı tekrarlamamış, ancak kendi düzeninin sürmesi için yeni yöntemler bulmuştur.
II. Dünya Savaşı Batı Medeniyeti'nin üstünlüğü için bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihten itibaren Batı medeniyeti içindeki önderlik ABD'ye geçmiş ve Avrupa ülkeleri de kendi aralarındaki sorunları halletmek için Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'nu kurmuştur.

Birleşmiş Milletler'in kurulması
Batı'nın üstünlüğünü korumak için uyguladığı hamlelerden ilki Birleşmiş Milletler örgütüdür. Batı, “uluslar arası barış ve güvenliği” koruması (?) için 24 Ekim 1945'te Birleşmiş Milletler örgütünün kurulmasına ön ayak olmuştur, ancak ne tuhaftır ki barışı koruması gereken bu örgüt, bu konuda bu güne kadar pek de etkili olamamıştır. Çünkü eşitliği sağlaması gereken örgütün kendi içinde eşitlik yoktur.
Bu eşitsizliğin sırrı ise BM Güvenlik Konseyi'nde saklıdır. BM'nin esas kararları 15 üye devletten oluşan Güvenlik Konseyi'nde alınmaktadır ve bu konseyde alınan kararlar üye ülkeler için bağlayıcıdır, ancak Güvenlik Konseyi'nde alınan kararları, 5 daimi üye özelliğindeki ve II. Dünya Savaşı'nın galip devletleri olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin veto hakları ile engelleyebilmektedirler. Meselenin özü BM Güvenlik Konseyi'nden, 5 daimi üyenin her hangi birinin çıkarına olmayan bir kararın geçemeyeceği gerçeğidir. Bu duruma en yakın örnek olarak İsrail'in 2007 yılı içinde Lüban'a BM kararı olmadan saldırması, günlerce Lübnan'ın bombalanması ve sivil halkın ölmesine rağmen ABD'nin veto hakkını kullanarak Güvenlik Konseyi'nden İsrail'i kınayan bir mesajın çıkmasını engellemesi gösterilebilir.
Açıkça görülmektedir ki Batı sömürge düzeninin ardından, diğer medeniyetler üzerindeki etkisini sürdürebilmek için uluslar arası bir örgütün kurulmasını sağlamış ve bu örgütte de kendisine imtiyazlı bir yer ayırmıştır.

Avrupa Birliği
Batı'nın üstünlüğünü koruma yönündeki bir diğer hamlesi ise Avrupa Kömür Çelik Topluluğu'dur. II. Dünya Savaşı'nın ardından kendi kendilerini tükettiklerini anlayan Avrupalı devletler bu durumun önüne geçmek için bir birlik kurmayı amaçlamışlar, bu kapsamda da Avrupa Kömür Çelik Topluluğu kurmuşlardır. Zamanla bu topluluk Avrupa Birliği'ne dönüşmüş ve bu sayede Batılı ülkeler iki dünya savaşının ardından kaybettikleri ekonomik güçlerini yeniden kazanmış ve tekrar güçlenmişlerdir, ancak birliğin amacı zamanla değişmiş ve tüm Avrupa'yı içine alan uluslar arası bir güç olmayı hedeflemiştir.
Türkiye-AB ilişkilerine değinecek olursak, bugün Türkiye'nin AB'ye üyelik için aday olduğu herkesin malumudur, ancak bizi asıl ilgilendiren AB'nin teröre ve PKK terör örgütüne yaklaşımıdır.
Her şeyden önce AB üyesi devletler 11 Eylül 2001 saldırılarına kadar geçen süreçte Türkiye'ye PKK konusunda hiçbir şekilde yardımcı olmamışlardır. Öyle ki terörist başı Öcalan, Yunanistan ve İtalya başta olmak üzere pek çok AB üyesi ülkede saklandığını ve bu ülkelerden destek gördüğünü yakalandıktan sonra itiraf etmiştir. 11 Eylül saldırılarından sonra ise AB'nin teröre bakışı değişmiş gibi görünse de halen Almanya'da PKK destekçisi yapılanmalar faaliyetlerini rahatça sürdürebilmekte, aynı şekilde terör örgütünün yayın organı olan Roj TV halen Danimarka üzerinden yayınlarını devam ettirmektedir. Türkiye'nin, Roj TV'nin kapatılması yönündeki isteklerine ise Danimarka, “Basın Özgürlüğü” gerekçesi ile karşı çıkmaktadır.
AB'nin Türkiye söz konusu olduğunda teröre baktığını gösteren son örnek ise Özdemir Sabancı'yı öldüren DHKP-C üyesi Fehriye Erdal'ın Belçika’da yakalanması ve Türkiye'ye teslim edilmediği gibi göz göre göre kaçmasına imkan sağlanması, ardından da gıyabında süren davadan 8 Şubat 2008'de beraat etmesi gösterilebilir.
Üyelik konusuna gelindiğinde ise, AB'nin ilginç istekleri dikkat çekmektedir. Bilindiği üzere AB üyeliği için Kopenhag Kriterleri'nin uyumun gerçekleşmesi gerekmektedir. 6 Kasım 2007 tarihli AB'nin yayınladığı Türkiye İlerleme Raporu'nda ise Türkiye'den, Fener Rum Patriği'nin Ekümenik olarak tanınması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın azınlık olarak kabul edilmeleri istenmektedir. Ne gariptir ki bu istekler AB üyeliği için gerekli olan Kopenhag kriterleri ile alakadar olmadıkları gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşması olan Lozan'a da aykırıdırlar.

Medeniyetler Çatışması ve Medeniyetler İttifakı
1993 yılında ABD'de, Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması Mı?” başlıklı bir makale yayınlamıştır. Bu makalede Huntington yeni uluslar arası sistemde Batı ile geri kalan medeniyetlerin giderek bir birlerinden uzaklaşacaklarını ve İslam inancına sahip medeniyetlerin Batı için bir tehdit unsuru olacağını iddia etmiştir. Ne tuhaftır ki bu makaleden 8 yıl sonra 11 Eylül 2001'de İkiz Kuleler'e terör saldırıları gerçekleşmiş ve saldırıların ardından George W. Bush “Terörizme karşı bu bir Haçlı Seferi, bu savaş zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır.” açıklamasını yapmıştır. Bunun ardından da Batı, Müslümanlar'ı birer potansiyel terörist olarak görmeye başlamış ve her fırsatta İslamiyet'in şiddet yanlısı bir din olduğunu iddia etmiştir. Üstelik sadece bununla da yetinilmemiş, Danimarka'da bir gazete İslamiyet ve Hz. Muhammed ile dalga geçen karikatürler yayınlamış, Danimarka hükumeti bu karikatürleri desteklemiş ve destekleme gerekçesi olarak da yine “Basın Özgürlüğü”nü göstermiştir.
Öte yandan ABD 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan ve Irak'ı işgal etmiş, işgal bahanesi olarak da uluslar arası terörü yok etmeyi ve demokrasi getirerek bu ülkeleri özgürleştirmeyi öne sürmüştür, ancak bugün Afganistan ve Irak'ta durum bundan çok uzaktır. Diğer bir ilginç durum ise bugün “haydut” olarak kabul edilen bu iki ülkedeki yönetimin, vakti zamanında ABD tarafından desteklenmiş olmasıdır.
Tüm bu gelişmelerin ardından “Medeniyetler Çatışması” tezine karşılık BM tarafından “Medeniyetler İttifakı” projesi geliştirilmiş ve bu konuyla ilgili olarak İspanya ve Türkiye görevlendirilmiştir, ancak bu projenin çalışmaları laftan öteye geçememiştir.
Görülmektedir ki Batı adeta Medeniyetler Çatışması'nın gerçekleşmesi için uğraşmakta ve kendisi ile diğerleri olarak atfettiği Müslüman dünyayı ötekileştirmektedir.
Renkli Devrimler
Batı'nın üstünlüğü korumak için son dönemdeki hamlelerine en iyi örnekler ise “Renkli Devrimler” olarak adlandırılan ve Batı karşıtı yönetimlerin Batı yanlısı olarak değiştirilmesini amaçlayan devrimlerdir. İlki Yugoslavya'da uygulanmış olan bu devrimler daha sonra da Çekoslovakya'da Kadife Devrim, Estonya'da Şarkı Devrimi, Gürcistan'da Gül Devrimi, Ukrayna'da Turuncu Devrim ve son olarak da Kırgızistan'da Lale Devrimi olarak gerçekleşmiştir. Burada izlenen yol da sürekli olarak aynıdır. Öncelikle bu ülkelerdeki seçimlere hile bulaştığı iddia edilmiş ve dış kaynaklı sivil toplum kuruluşlarının destekleri ile halk iktidar aleyhinde kışkırtılmıştır. Daha sonra da Batı aleyhtarı yönetim devrilerek yerine, demokratik yollarla iktidara gelemeyen Batı yanlısı kişiler çıkartılmıştır. Yani Batı sürekli dile getirdiği “Demokrasinin Üstünlüğü”ne güvenmemektedir.

Sonuç
Buraya kadar anlatılanlar Batı'nın kendi üstünlüğünü korumak için yaptıklarından sadece bir kaçıdır. Batı kendisini diğer tüm medeniyetlerden üstün görmekte ve hakim gücünü korumak için her türlü yola başvurmaktadır. Diğer medeniyetlerin inanç ve kültürlerini aşağılamakta, iç işlerine karışmakta, bu medeniyetlerin içlerindeki farklı kesimleri dil, din ve kültür farklılıklarını kullanarak bir birlerine karşı kışkırtmakta ve tüm bunları yaparken de demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü gibi kavramların ardına sığınmaktadır. Amaç kendi içindeki çekişmelerle zayıf düşen medeniyetlerin Batı'ya bağımlı hale gelmesidir.
İşte tüm bu süreçte Batı'nın uygulamaları ve diğer medeniyetleri kontrol için oluşturduğu küçük sorunlar adeta diğer medeniyetler için birer hazımsızlığa dönüşmekte ve bu hazımsızlıklar ilerleyen sürede Batı ile diğer medeniyetleri bir ayrışmaya ve zıtlaşmaya sürüklemektedir. Şüphesiz ki uluslar arası sistemde esas olan çıkarların korunmasıdır, ancak çıkarların nasıl korunduğu da bir o kadar önemlidir. Bugün itibariyle karşısında dişe dokunur bir güç bulunmayan Batı, bu durumdan yararlanmış ve dünya bekçiliğine soyunmuştur, ancak esas sorun bekçilere kimin bekçilik edeceğidir.
Abdulkerim Aydın
Kaynaklar:
Altınbaş, Deniz, “Avrupa'nın PKK'ya yaklaşımı”, Stratejik Analiz, Aralık 2007, s. 33-43
http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler
Bush'tan sakıncalı açıklama: Bu bir "Haçlı Seferi"dir! http://www.netbul.com/siyaset/siyasetdisp.asp?id=163181
Oğan, Sian, “NGO Devrimlerinin Yeni Rotası: Orta Doğu’da Sedir Devrimi”, 3 Mart 2005, http://www.turksam.org/tr/yazilar.asp?kat1=3&yazi=229
http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fmi%C5%9F_Milletler_G%C3%BCvenlik_Konseyi
http://www.belgenet.com/arsiv/sozlesme/bmsarti-01.html
“Belçika’da yargılanan DHKP-C’liler serbest” http://www.ntvmsnbc.com/news/434782.asp
Sezer, Sema, “2007 İlerleme Raporunda Yunanistan ve Gayri Müslüm Azınlıklar”, 12 Kasım 2007, http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=1848&kat1=3&kat2


~ 0 yorum: ~
Yorum Gönder